İlkbahar geldi mi İstanbul daha bir güzelleşir. Önce laleler sonra erguvanlarla rengarenk olur. Bu renk cümbüşü karşısında günlük iş güç arasında koşuşturan her İstanbullu'da "ah bahar geldi" diye sıcacık bir duygu oluşuverir. Bazılarında bu belli belirsizdir, benim gibi doğa aşıklarında ise coşku dolu bir şölene dönüşür...


Her ne kadar yeni yerler keşfetme meraklısı olsak da her yıl tekrarlanan güzel gezileri severiz. Geriye dönüp baktığımızda zamanın ne kadar hızlı aktığını fark ederiz bu geziler sayesinde. Diğer taraftan güzelliklerin farkında olarak ömrü yaşamanın ne kadar kıymetli olduğunu görürüz. İstanbul'daki Lale Festivali'nde Hıdiv Kasrı'nı ziyaret etmek böyle bir gelenek oldu bizim için. Bu yıl sekizincisinin düzenlendiği festivalin son dört beş yılını takip ettik ve her yıl güzel laleler ile bahara merhaba dedik.


Mesela oğlum bir yaşındayken laleler arasında pıtı pıtı yürüdü:

Lalelerin arasında yürürken Lalelerin arasında yürürken

İki yaşındayken lale koklama antremanları yaptık birlikte:



Şimdi üç yaşında ve "anne dur ben koklayacağım" diye atılıyor öne:



Umarım dört, beş, altı, yaşımızda da gelebiliriz ileride...


Bu haftasonu geleneksel lale zamanında Hidiv Kasrı gezintimize çıktığımızda büyük bir kalabalıkla karşılaşacağımızı tahmin etmiştik. Yanılmadık. Gelinler, damatlar, çocuklar, büyükler hepsi güzel havada Hidiv Kasrı'nın yolunu tutmuşlardı.


Tabii bu kadar kalabalık olunca otoparkından, birşeyler yenilebilcek boş bir masa bulunmasına, hatta çocuk parkında oğluşumun oynayabileceği bir aralık bulunması hepsi işkence oluyor. Normalde kalabalıkla boğuşmaktansa biraz daha uzak yerlere gidip sakin köşeler bulmayı tercih ederiz ama bu sefer laleler ve bahar için biraz dişimizi sıktık. Önce uzunca bir bekleyiş sonrası güç bela arabamızı park ettik. Sonra o lale senin, bu çiçek benim başladık laleler arsında dolaşmaya ve fotoğraf çekmeye.



Derken karnımız acıktı. Ya daha önceki gelişimizde olduğu gibi kasırda açık büfede yiyecektik, ya da bahçedeki kafede hafif bir şeyler atıştıracaktık. Biz bu sefer şöyle açık havada kafede oturmayı tercih ettik. Ama yer bulmak ne mümkün, uzunca bir süre bekledik ve sonunda oturup tosttu, tavuktu, hamburgerdi karnımızı iyice doyurduk.


Sonra oğlumun gözü dondurmacıya takıldı. Lütfenli, rica ediyorumlu cümlelerle bizi dondurma alma konusunda ikna etti. Bu sefer geçtik dondurma kuyruğuna. Dakikalarca burada da bekledikten sonra muradımıza erdik :).


Hazır oğluşum uslu uslu arabasında dondurmasını yiyorken biz de kasır etrafındaki koru yolunda bir turlayalım dedik.



Bu koru İstanbul'un göbeğinde gerçekten bir cevher. Düzgün asfalt yolunda çocuk arabasıyla rahatlıkla dolaşabiliyor, Boğaz'ın hemen üstünde yeşillikler arasında yürüyüş yapıp tertemiz hava soluyabiliyorsunuz. Şehrin içindeyken sanki uzaklarda sakin bir köşedeymişsiniz gibi hissedebiliyorsunuz. Hem Hıdiv Kasrı her daim kalabalık olmasına rağmen çoğunluk koruda yürümeyi tercih etmediğinden diğer yerlere göre kafa da dinleyebiliyorsunuz.



Yürüyüş sonrası istikametimiz belliydi: çocuk bahçesi. Akşam yaklaştığından park biraz sakinleşmişti, oğluşum da vesile ile mis gibi havada doya doya oynadı parkta...

Hıdiv Kasrı'ndaki parkta kayarken Hıdiv Kasrı'ndaki parkta sallanırken

Yine güzel bir gün geçirmiş olduk Hıdiv Kasrı'nda. Mis gibi kokan çiçekler, rengarenk laleler arsında bahara merhaba dedik...

Hıdiv Kasrı'ndaki rengarenk laleler Hıdiv Kasrı'ndaki rengarenk laleler
Hıdiv Kasrı'ndaki rengarenk laleler

Gezi Tarihi: Nisan 2013

İlgili Yazılarım: